Allahım!
Semi’ ve Alîmsin, her sesi işiten ve ilmiyle her şeyi kuşatan yalnız Sensin;
Sen yakarışlarımızı da duyar, gizli-açık bütün hâllerimizi de bilirsin.
Dualarımızı kabul buyur ve beklentilerimizi boşa çıkarma.. ihtiyaçlarımızı
gider ve ne olur bize terkedilmişlik hüsranını yaşatma! Rabbimiz! Senden
Cennetini dileniyoruz. Ona yaklaştıracak kavlî ve fiilî vesileleri yerine
getirmeye bizi muvaffak kıl. Cennetini istediğimiz gibi rızanı da arzuluyoruz;
rahmetinle ve fazlınla muamele buyur ve bizi Senin hoşnutluğunu kazanmış
bahtiyarlardan eyle! Bize imanın hakikatini yakîn derecesinde öyle duyur ki,
gönüllerimiz sadece Senin mehabetinle dolsun ve haşyet duygumuz da yalnızca Sana
karşı olsun! Rabbimiz! Bizi korktuklarımızdan emin eyle ve duamıza icabette
bulunarak istediklerimizi ihsan et. Kıymetlerini bilemediğimiz için hiç ihtiyaç
hissetmediğimiz ve rahmet hazinenden dilenmediğimiz nimetleri bile bize
lutfeden Cömertler Cömerdi! İşte şimdi, ihtiyacımız olan şeyleri Senden
dileniyoruz. Verenlerin en güzeli Sensin ve biz de Senin nezd-i rububiyetinden
gelecek lütuflara her zaman muhtacız..
Helal Rızık
Gencin birisi Kâbe’de hep, “Ey doğruların yardımcısı olan Allahım, ey haramdan sakınanların yardımcısı olan Allahım, sana hamdü sena ederim” diye dua eder.
Bu durum herkesin dikkatini çeker.
Birisi, (Neden hep aynı duayı yapıyorsun, başka bir şey bilmiyor musun?) der.
O da anlatır:
- 7-8 sene önce yine Kâbe’de iken içi altın dolu bir torba buldum. Tam 1000 altın vardı. İçimden bir ses (Bu altınlarla, şunları şunları yaparsın) diyordu.
- 7-8 sene önce yine Kâbe’de iken içi altın dolu bir torba buldum. Tam 1000 altın vardı. İçimden bir ses (Bu altınlarla, şunları şunları yaparsın) diyordu.
- Hayır dedim kendi kendime, bu benim değil, başkasının malı, kullanmam haram olur dedim.
Bu sırada birisi, “şöyle bir torba bulan var mı?” diye bağırıyordu.
Çağırdım onu, nasıl bir torbaydı, içinde ne vardı diye sordum. Torbayı tarif etti ve içinde 1000 altın vardı dedi. Al öyleyse torbanı diyerek verdim. Adam torbayı açip içinden bana 30 altın verdi.
Çağırdım onu, nasıl bir torbaydı, içinde ne vardı diye sordum. Torbayı tarif etti ve içinde 1000 altın vardı dedi. Al öyleyse torbanı diyerek verdim. Adam torbayı açip içinden bana 30 altın verdi.
Pazara gittim. Temiz yüzlü genç bir esiri överek satıyorlardı. Gencin temizliği dikkatimi çekti.
Yanlarına gittim, bu köle için ne istiyorsunuz dedim. 30 altın dediler. Adamdan aldığım 30 altını verip genci satın aldım.Bir iki yıl geçti. Genç çok çalışkan, çok edepli idi. Onu aldığıma çok memnun olmuştum.
Bir gün onunla giderken karşıdan iki üç kişi geliyordu.
Bir gün onunla giderken karşıdan iki üç kişi geliyordu.
Genç bana dedi ki;
- Efendim, ben Fas emirinin oğluyum. Bu gelenler babamın adamları. Beni buldular. Senden beni satın almak isterler. Sen iyi bir insansın, onlara 30 bin altından aşağıya satma dedi.
- Efendim, ben Fas emirinin oğluyum. Bu gelenler babamın adamları. Beni buldular. Senden beni satın almak isterler. Sen iyi bir insansın, onlara 30 bin altından aşağıya satma dedi.
O kişiler yanıma geldi, bu esiri bize satar mısın dediler. Satarım dedim. 60 altın verelim dediler. Olmaz dedim. Iyi ama sen bunu 30 altına almadın mı? Biz sana iki mislini veriyoruz dediler. Öyleyse gidin pazardan alın dedim. Artıra artıra 20 bin altına kadar çıktılar. 30 binden aşağı olmaz dedim.
Çaresiz kabul ettiler. Altınları verip, genci alıp gittiler. Ben o 30 bin altınla işyerleri açtım, ticaret yaptım, daha çok zengin oldum.
Bir gün bana arkadaşlar, “çok zengin bir ailenin iyi bir kızı var. Babası yeni vefat etti. Onunla seni evlendirelim” dediler. Ben de “olur” dedim.
Nikah kıyıldı. Deve yükleri çeyizini getirdiler. Çeyiz arasında bir torba dikkatimi çekti. Kıza, “bu nedir” dedim.
“İçinde 970 altın var, babam Kâbe’de bunu kaybetmis, bulan gence 30 unu vermis. Kalanını da bana hediye etti, çeyizine koyarsın dedi“.
“İçinde 970 altın var, babam Kâbe’de bunu kaybetmis, bulan gence 30 unu vermis. Kalanını da bana hediye etti, çeyizine koyarsın dedi“.
Demekki bulduğum altınlar benim rızkım imiş, vermese idim haram yoldan gelecekti, şimdi helâl yoldan yine bana geldi. Bana yardım edip haramlardan koruyan, nice nimetler ihsan eden yüce Rabbime hamd ederim.
Acı da olsa, doğruları söyleyiniz.
Takdirden ötesi yok… Nasipten ötesi yok…
Takdirden ötesi yok… Nasipten ötesi yok…
Şifa
| “Rasûlullah aleyhissalâtu vesselâm’a Müslüman olduğum günden beri bedenimde çekmekte olduğum bir ağrımı söyledim. Bana: |
“Elini, vücudunda ağrıyan yerin üzerine koy ve şu duayı oku!” buyurdu. Dua şu idi:
Üç kere: “Bismillah” tan sonra yedi kere, “Eûzü bi-izzetillahi ve kudretihi min şerri mâ ecidu ve uhâziru.” “Bedenimde çekmekte olduğum şu hastalığın şerrinden Allah’ın izzet ve kudretine sığınıyorum”.
Bunu birçok kereler yaptım. Allah Teâla hazretleri benden hastalığı giderdi. Bunu ehlime ve başkalarına söylemekten hiç geri kalmadım.”
Dedikodu
Bilge, karşısında duran iki adamı ilgiyle süzerek, “Sorun nedir?” diye sormuş.
Adamlardan biri diğerine işaret ederek,”O, yaptığı dedikodularla sadece benim şöhretimi mahvetmekle kalmadı, bu köydeki pek çok insanın da canını yaktı!” demiş.
Öteki hemen atılmış: “Üzgünüm… Böyle olsun istememiştim. Tüm söylediklerimi geri alıyorum.”
“Yaa… bunun gerçekten her şeyi düzelteceğini mi sanıyorsun?” diye söze katılmış bilge, “Yarın köy meydanına kuş tüyü yastığınla gel.”
“Nasıl yani?…”
“Dediğimi yaparsan anlayacaksın.”
Ertesi gün köy meydanında buluşmuşlar. Bilge, adamın eline bir makas vermiş ve yastığı kesip içindeki tüyleri boşaltmasını söylemiş. Yastıktan boşalan tüyler rüzgârla birlikte etrafa savrulunca, “Şimdi,” demiş bilge, “Bunların hepsini toplayıp bana getir.”
Adam saşkınlıkla, “Ama bu mümkün değil!” diye cevap vermiş.“Baksanıza, duvarların ardındaki bahçelere kadar savruldular. Öyle geniş bir alana yayıldılar ki, bunların hepsini toplamak imkânsız…”
“Tıpkı başkalarının hakkında sarf ettiğin sözler gibi” demiş bilge,“Yaptığın dedikoduların nerelere, ne kadar uzak mesafelere kadar gittiğini ve nelere sebep olduğunu bilebilir misin, söylesene?…”
Hızır (a.s.)
Ramazan.. Cuma günü.. Cuma vakti.. Cemaat tek tük camiye gitmekte.. İmam kürsüde.. Girenlerin arasında. O… Hızır..
Hızır (a.s.) da genç ihtiyar arasında onlardan biri gibi gidiyor bir köşeye oturuyor. Kürsüde imam sohbete başlıyor. Hızır’ın (a.s.) yanına kırklı yaşlarında bir adam gelip oturuyor. Cami yavaş yavaş dolmakta… Adam, bir müddet sonra uyuklar bir vaziyette sallanıyor, ha uyudu ha uyuyacak.Hızır (a.s.) adamı dürtükleyerek “Uyuyacaksın” der. Adam:
- Uyumam beni rahat bırak..
Hızır (a.s.) ses etmez, ancak ezan okundu okunacak, adam ha uyudu ha uyuyacak, bir daha dürtükleyerek;
“Uyuyacaksın dedim” der. Adam:
- Bende sana uyumam, beni rahat bırak dedim. Hızır olduğunu söylerim, buradan çıkamazsın. Bu kalabalık sakalında bir tel bırakmaz.
Hızır (a.s.) susar ve gözlerini kapar, boynunu büker ALLAH’a yönelerek:
- Ya Rabbim! Bu nasıl iştir. Bu kulun benim kim olduğumu bildi. Bu nasıl iştir ki bendeki listede bunun ismi yok.”
Cevap gelir:
- Sana verilen listede beni sevenlerin isimleri var. O ise benim sevdiklerimden…..
Hayran Olan Anlar Bizi
Zatı-ı Hak’da mahrem-i irfan olan anlar bizi,
İlm’i sırda bahr’i bi-payan olan anlar bizi.
İlm’i sırda bahr’i bi-payan olan anlar bizi.
Bu fena gülzarına bülbül olanlar anlamaz,
Vech-i baki hüsnüne hayran olan anlar bizi.
Vech-i baki hüsnüne hayran olan anlar bizi.
Dünye vü’ukbayı ta’mir eylemekten geçmişiz,
Her taraftan yıkılıp viran olan anlar bizi.
Her taraftan yıkılıp viran olan anlar bizi.
Biz şol abdalız bıraktık eynimizden şalımız,
Varlığından soyunup üryan olan anlar bizi.
Varlığından soyunup üryan olan anlar bizi.
Kahr u lutf u şey-i vahid bilmeyen çekti azap,
Ol azabdan kurtulup sultan olan anlar bizi.
Ol azabdan kurtulup sultan olan anlar bizi.
Zahida ayık dururken anlamazsın sen bizi,
Cür’ayı safi içip mestan olan anlar bizi.
Cür’ayı safi içip mestan olan anlar bizi.
Arifin her bir sözünü duymaya insan gerek,
Bu cihanda sanma kim hayvan olan anlar bizi.
Bu cihanda sanma kim hayvan olan anlar bizi.
Ey Niyazi katremiz deryaya saldık biz bugün,
Katre nice anlasın umman olan anlar bizi.
Katre nice anlasın umman olan anlar bizi.
Halkı koyup la-mekan ilinde menzil tutalı,
Mısriya şol canlara canan olan anlar bizi.
Mısriya şol canlara canan olan anlar bizi.
Niyâzi Mısrî
ADALET VE TEVAZU
Emevi halifelerinin büyüğü Ömer b. Abdülaziz Hazretleri, devlet başkanlığı sırasında kul hakkı ve sosyal adalet hususunda çok titiz davranırdı. Gece çalışmalarında ayrı işlere tahsis ettiği iki kandili vardı. Bunlardan birini kendi özel işleriyle ilgili notları yazarken kullanır, öbürünü ise devlet ve millet işleriyle ilgili yazışmalarda kullanırdı. Halife, birden fazla gömleği olmayan, varlıksız biriydi.
Yakınlarından birisi Ömer b. Abdülaziz'e bir elma hediye göndermişti. O da elmayı biraz kokladıktan sonra sahibine geri gönderdi. Elmayı geri götüren görevliye şöyle dedi:
- Ona de ki, elma yerini bulmuştur.
Fakat görevli itiraz edecek oldu:
- Ey müminlerin başkanı! Rasulullah Aleyhisselâm hediye kabul ederdi. Bu elmayı gönderen de senin yakınlarındandır.
Halife cevap verdi:
- Evet ama, Rasulullah s.a.v.'e verilen hediye idi. Bize gelince, bize verilen hediyeler rüşvet olur.
Valilerin maaşlarını çok bol verirdi. Sebebini şöyle açıklardı:
- Valiler para sıkıntısı çekmezler, bütün ihtiyaçları karşılanırsa, kendilerini halkın işlerine vakfederler.
Bir gece halifenin yanında bir misafiri vardı. Kandilin yakıtı tükenmişti. Misafir dedi ki:
- Hizmetçiyi uyandıralım da kandilin yağını koyuversin.
- Hayır, bırak onu uyusun. Ben ona iki ayrı işi yaptırmak istemem.
- Öyleyse ben kalkıp kandile yağ koyayım.
- Olmaz, misafire iş gördürmek yiğitlikten sayılmaz.
Kendisi kalktı, kandilin yağını koyup yerine döndü ve şöyle dedi:
- Ben kalkıp iş yaparken de Ömer'dim; gelip oturdum, yine aynı Ömer'im.
İki buçuk yıllık halifelik döneminde İslâm aleminde adaleti hakim kılmıştı. Büyük dedesi Hz. Ömer r.a. gibi adalet ve basiret sahibiydi. Henüz kırk yaşlarında iken onu çekemeyenler tarafından bin dinar altın para karşılığında hizmetçisi eliyle zehirlenmişti. Hizmetçisi suçunu itiraf ettiğinde, Ömer b. Abdülaziz, paraları adamdan alarak devlet hazinesine koymuş, kendisini serbest bırakmış, öldürülmekten kurtulması için de kaçmasını söylemişti.
Ey rahmetiyle bütün mevcudatı kuşatan Rabbimiz!
Bize ve bütün müslümanlara merhametinle
muamelede bulun.. Sana uzaklığın mahrumiyetini yaşatma.. bizi salih kullarından
ayırma.. hâlimize acı da, bizi ne nefsimizle ne de Senden uzaklaştıracak
herhangi bir şeyle göz açıp kapayıncaya kadar bile olsa başbaşa bırakma..
yardımcımız, koruyanımız ol ve bizi nusretinle te’yid buyur; buyur ki Sen
koruyanların en güzelisin ve Senin gücünü aşkın hiçbir şey yoktur. Rabbimiz!
Önümüzden, arkamızdan, sağımızdan ve solumuzdan gelebilecek bütün tehlikelerden
bizi muhafaza buyur.. sinelerimizi açığıyla-gizlisiyle, büyüğüyle-küçüğüyle her
türlü şirkten ve şirk şaibesinden emin eyle.. bizden yüz çevirme.. bize şefkat
ve re’fetinle teveccühte bulun.. rızıkların en güzeli olan mağfiretinle bizi
yarlığa ve iyilik düşüncesine kilitlenmiş salih kullarından eyle!
Kendini Düşünme
Bir gün sormuşlar ermişlerden birine. “Sevginin sadece sözünü edenlerle, onu yaşayanlar arasında ne fark vardır?”
“Bakın göstereyim” demiş ermiş. Önce sevgiyi dilden gönüle indirememiş olanları çağırarak onlara bir sofra hazırlamış. Hepsi oturmuşlar yerlerine. Derken tabaklar içinde sıcak çorbalar gelmiş ve arkasından da derviş kaşıkları denilen bir metre boyunda kaşıklar.
Ermiş “Bu kaşıkların ucundan tutup öyle yiyeceksiniz” diye bir de şart koymuş. “Peki” demişler ve içmeye teşebbüs etmişler. Fakat o da ne? Kaşıklar uzun geldiğinden bir türlü döküp saçmadan götüremiyorlar ağızlarına. En sonunda bakmışlar beceremiyorlar, öylece aç kalkmışlar sofradan.
Bunun üzerine “Şimdi…” demiş ermiş. “Sevgiyi gerçekten bilenleri çağıralım yemeğe.” Yüzleri aydınlık, gözleri sevgi ile gülümseyen ışıklı insanlar gelmiş oturmuş sofraya bu defa. “Buyrun” deyince her biri uzun boylu kaşığını çorbaya daldırıp, sonra karşısındaki kardeşine uzatarak içmişler çorbalarını. Böylece her biri diğerini doyurmuş ve şükrederek kalkmışlar sofradan.
“İşte” demiş ermiş. “Kim ki hayat sofrasında yalnız kendini görür ve doymayı düşünürse o aç kalacaktır. Ve kim kardeşini düşünür de doyurursa o da kardeşi tarafından doyurulacaktır. Şüphesiz şunu da unutmayın. Hayat pazarında alan değil veren kazançlıdır her zaman…“
Gel Hakk’ı Tanı O Sendedir
Ey özünden habersiz, gel Hakk’ı tanı, o sendedir.
Gel vücudun şehrine seyret, gör onu sendedir.
Nerdedir diye ne şaşkın gezersin zan ile,
Gezme her menzili çünkü can mekânı sendedir.
Ben ne yüz ile diyeyim ki Hakk senden ayrıdır,
Çünkü gözümle görmüşüm Hakk’ın nizamı sendedir.
Kudsî bülbül isen başka bir gülistan arama,
Seyre çık, Ruh’ul emîn gülistanı sendedir.
Yüzün yedi mushaftır, onu iyice oku,
Âlim ol o yedisinden, çünkü okuyucusu sendedir.
Görünüşün ve sözün, ebedîyen zevali olmayana ait kelâmdır.
Halka izah et, çünkü açıklaması ve beyanı sendedir.
Ey Nesîmî, kuşların diliyle söyle ki,
Bileler Kaf dağının simurgunun yuvası sendedir.
Nesimî
Kaydol:
Yorumlar (Atom)